DİVAN EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DİVAN EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2010 Salı

17. YÜZYIL DİVAN EDEBİYATI SANATÇILARI

Osmanlı Devletinin gerileme sürecine girdiği 17. yüzyılda Divan edebiyatımız gelişmesini sürdürür.Divan edebiyatımız, Arap- Fars edebiyatlarının tesirinden kurtularak kendini kanıtlama yolunda büyük aşama sağlar.Özellikle kaside ve gazel türlerinde çok başarılı bir dönem yaşanmıştır. Kasidede Nef'i, Gazelde Şeyhülislam Yahya ön plandadır. 17. yüzyılda Sebk-i hindi akımı başlamıştır. Hint tarzı girift hayallerle süslü şiirler yazılmaya başlanır. nef'i, Naili, Neşati (ve 18. yüzyılda Şeyh Galip) Sebk-i Hindinin önemli temsilcileridir.Bu arada Nabi ise hikemi tarz şiirleriyle ün kazanmıştır.17. yüzyılda nesir türünde de önemli adımlar atılmaktadır. Evliya çelebi, Seyahatname'siyle, Katip Çelebi ise bilim kitaplarıyla nesir sahasını doldururlar.

Bu yüzyılda âşık edebiyatı da büyük gelişme göstermiştir. Başta Karacaoğlan, Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık Ömer, Gevheri gibi büyük saz şairleri bu dönemde yetişmiştir. Âşık tarzı Türk şiiri, bu yüzyılda yetişen Karacaoğlan'la altın çağını yaşamıştır. Gevherî, Âşık Ömer'in şiirlerinde ise divan edebiyatının etkileri belirgin bir biçimde görülmeye başlamıştır.

1. NEF'İ: Erzurumlu şairimiz Nef'i'nin asıl adı Ömer olup mert ve yiğit bir Anadolu insanıdır. Nef'i asıl ününü kasideleriyle sağlamıştır. Fakat Nef'i ölçüsüzce över ya da yerer. Yani övdü mü göklere çıkarır; Yerdi mi yerin dibine sokar. Şiirlerinde sese çok önem veren Nef'i'nin tasvir yeteneği ve hayal gücü çok gelişmiştir.Şiirlerinde dil oldukça ağır, ama akıcıdır. Şiirlerinde iç ahenge dikkat eden şair, tantanalı, mûsıkîli, ihtişamlı bir şiir dili oluşturmuştur. "Mübalağa" onun sanatını açıklamada anahtar sözcüktür.Övdüklerini idealize ederek göklere çıkarır, yerdiklerini yerin dibine geçirir. Daha önce övdüğü birini, belli bir süre sonra hiç çekinmeden hicveder. Kendisinden birazcık zarar gördüğü herkesi hicvetmiştir. Babasından sadrazama kadar herkesi hicvetmiştir. Babasını, "Peder değil, başıma belâ-yı siyahtır bu." sözleriyle hicveder. Sivri dilinin cezasını canıyla ödemiştir. Kaside şairi olarak tanınan Nef'î'nin gazelleri de başarılıdır.Türkçe ve Farsça divanı vardır. Hiciv türündeki şiirlerini Siham-ı Kaza adlı bir kitapta toplamıştır. Mesnevisi yoktur.Sebk-i Hindi temsilcilerindendir.

2. NABİ

Eğitimli bir şair olan Nabi'nin şiirlerinde düşünce ön plandadır. Toplumun aksak yönleri ni eleştirir; din ve töreyle ilgili öğütler içeren didaktik şiirler yazar Şiirlerinde hikmetli sözlere yer verir.

Toplumcu bir şair olan Nâbî, estetik güzellikten çok iyi ve doğru olanın peşindedir. Şiirlerinde âşıkâne duygulara, içki ve eğlenceye yer vermez; Onun şiirlerinde düşünce vardır. Bu yüzden şiirlerinde lirizm bakımından kuru ve durgundur.Kendinden sonraki şairleri etkilemiş ve böylece edebiyatımızda "Nâbi Ekolü" diyebileceğimiz bir edebiyat çığırı açmıştır.

Şairin "Divan"ından başka "Hayriyye" ve "Hayrabad" adlı mesnevileri, ve mektuplarından oluşan "Tuhfetü'l-Harameyn" ve "Münşeat" adlı kitapları vardır.

Hayriye, oğluna dair yazılmış bir ahlak ve öğüt kitabıdır.

Hayrâbad, eserin asıl yazarı İranlı F. Attar'dır. Bir aşk ve macera öyküsüdür.


3. NAİLİ

Gazelde türünde başarılı olmuş bir şairdir. Şiirlerinde anlam derinliğine önem verir.Sebk-i Hindi akımının temsilcilerindendir. Divanı vardır.

4.NEŞATİ
Edirneli kökenli şair, Mevlevi'dir. Divanı vardır.Sebk-i Hindi akımına bağlıdır.

5. ŞEYHÜLİSLAM YAHYA

4.Murat'ın Revan ve Bağdat seferlerine katıldı.Baki'nin ölümünden sonra gazelde üstat sayılmıştır.Dili temiz, hayalleri incedir, lirizmde derindir. Divanı vardır.


6.NEV'İZADE ATAYİ

Mesnevileri ile tanınır.


7. KARACAOĞLAN

Aşık tarzı halk edebiyatının önde gelen şairlerindendir. Çukurova bölgesinde, Varsak boyu arasında yetişmiştir. Anadolu'yu Balkanları, Kafkasya'yı ve Suriye'yi dolaştığı şiirlerinden anlaşılmaktadır. Din dışı konulara eğilen Karacaoğlan şiirlerinde aşk, gurbet, güzellik, ölüm gibi temaları işler. Koşma, semai, varsağı biçimli şiirleri halk arasında yayılmış olup günümüzde de çalınıp söylenmektedir. Sade, canlı, özlü bir Türkçesi, coşkulu ve duygulu (lirik) bir üslubu vardır.

8.GEVHERİ

Doğum ve ölüm tarihleri ve hayatı hakkında kesin bilgi yoktur. Kırımlı olduğu, 1730'lu yıllara kadar yaşadığı bilinir. Bir ara Rumeli sınır boylarında bulunduğu, İstanbul'a gelerek bir padişahın divan katipliğini yapmıştır. Aşık Ömer gibi, medrese tahsilinden geçtiği, Divan tarzında şiirler de yazdığı bilinmekle birlikte, asıl ününü koşma, semai, varsağı, türkü biçimli şiirleriyle yapmıştır. Halk şiir zevkine uygun, akıcı bir dili vardır. Yabancı sözcük ve tamlamaları oldukça az kullanır.


9.AŞIK ÖMER
Konya-Karaman yöresine doğup yetişmiş bir ordu ozanıdır. Birçok sefere katılmış, sınır boylarında bulunmuş İstanbul'da da uzun süre kalmış, 1707'de (İstanbul'da) ölmüştür.Aşık tarzının en ünlü ve usta ozanlarındandır. Gerçek ününü koşma, semai ve varsağı biçimli şiirleri ile yapmıştır. Aruz ölçüsüyle kaside ve gazeller de denemiştir. Doğal ve coşkun bir dili vardır. Dilindeki yabancı sözcük sayısı Karacaoğlan'a göre daha fazladır


10.KAYIKÇI KUL MUSTAFA

Bir yeniçeri şairidir. Bağdat Seferini anlattığı Genç Osman Destanı ile tanınmıştır.

11.EVLİYA ÇELEBİ
Hem 17. yüzyılın hem de Türk edebiyatının en büyük seyahatname yazarıdır. Toplam 10 ciltten oluşan "Seyahatname"sinde Osmanlı yerleşim birimlerinin yanısıra Avusturya, Almanya,İran ve Rusya gezileri hakkında da detaylı bilgiler verir. Onun seyahatnamesinde coğrafi bilgiler, tarihi bilgiler, etnografik yapı, sosyoloji, hukuk vb. bilgiler de vardır. Evliya Çelebi'nin dili sadedir. Seyahatname ise sade nesrin en güzel örneğidir.

12. KATİP ÇELEBİ

İyi eğitim almış komle bir bilimadamıdır.hayatını bilime ve kitaplara adamıştır.Batılılar onu "Hacı Halife, Hacı Kalfa" olarak bilirler.Eserleri sade ve orta nesrin örneklerini oluşturur.

Arapça yazdığı "Keşfü'z Zünûn" birçok bilim dalı ile ilgili 1450 kitabı tanıtır. Bu eser Batı dillerine de çevrilmiştir.

"Cihan-nüma" adlı eseri dünya ve Osmanlı ülkeleri coğrafyası kitabıdır.

"Fezleke" ve "Takvimü't-Tevarih" tarih alanındaki eserleridir.

Denizcilikle ilgili olarak yazdığı "Tuhfetü'l-Kibar Fi-Esfâr-il-Bihar" büyük deniz savaşlarını anlattığı kitabıdır.

"Mîzânü'l-Hak" tarih felsefesi üzerine bir eserdir. Dini ve sosyal meseleleri müspet bir görüşle inceler.

13. NAİMA

Tarihçi Nâimâ'nın "Nâimâ Tarihi" olarak bilinen altı ciltlik eseri, hem tarih, hem de edebiyat açısından önemli bir kaynaktır. Yazar, 1591-1636 yılları arasındaki olayları tarafsız bir biçimde anlatır. Devletin aksayan yönlerini eleştirir, oldukça başarılı tasvirleri vardır.

14. PEÇEVİ

İbrahim Peçevî'nin "Peçevi Tarihi"adlı eserinde Kanuni ve IV.Murat devrinin olayları sade bir dille anlatır. Yazar canlı ve doğal bir üslupla olayları objektif biçimde anlatır.

15. KOÇİ BEY
Sultan IV. Murad’a, sonra I. İbrahim’e sun­duğu raporlarla tanınır. Sonradan risale haline getirilen bu raporların adı "Koçi Bey Risalesi" olarak kalmıştır. padişahlara Osmanlı devlet teşkilâtını, bu teş­kilâttaki bozuklukları, alınması gereken tedbirleri, padişa­hın görev ve yetkilerini anlatmıştır. Devrin sosyal, idari ve iktisadi durumu hakkında bilgi vermesi bakımından önemli bir eserdir.

16. NERGİSİ
Süslü nesrin önde gelen temsilcilerindendir.

17. VEYSİ
Süslü nesrin önde gelen temsilcilerindendir.

21 Şubat 2010 Pazar

NABİ'NİN GAZEL İNCELEMESİ

Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
Biz neşatın da gamın da ruzgarın görmüşüz

Bu dünya bahçesinin hem sonbaharını hem de ilkbaharını görmüşüz.Biz hem sevinç hem üzüntü zamanlarını yaşamışız.

Hazan,bahar sözcüklerinde tezat vardır.Sevinç ve üzüntü(neşat, gam) sözcüklerinde de yine aynı şekilde tezat sanatı görülmektedir. "hazan(sonbahar)=> gam (dert) ile bahar=> neşat(sevinç) sözcüklerinde leff ü neşir sanatı görülmektedir.Dünya bahçesi söz grubunda dünyanın bahçeye benzetildiğini görürüz.Bu teşbih-i beliğdir.Rüzgar sözcüğünde ise hem geçen zaman(günler) anlamı vardır hem de sevinç rüzgarı üzüntü rüzgarı söz gruplarında çokluk, furya anlamı var.Bu iki anlamlılığa tevriye diyoruz.

Çok da mağrur olma kim meyhane-i ikbalde
Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz

Talih meyhanesinde çok da gururlanma çünkü biz gururdan sarhoş olanların binlercesini daha sonra sersemlemiş halde görmüşüz.

Dünya kelimesi yerine dolaylama yapılarak meyhane-i ikbal denilmiş. Açık istiare var, çünkü benzeyen varlık yani dünya söylenmemiş.mağrur sözcüklerinin tekrarıyla tekrir sanatı; mest,meyhane ve humar(ayılma sersemliği) kelimeleriyle de tenasüp sanatı oluşturulmuş."ikbal ile mağrurların sonu" söz grupları arasında tezat vardır.Zaten didaktik ve hikemi şiirleriyle tanınan Nabi, okuyucularına ahlak ve erdemi gösterecektir.

Top-ı ah-ı inkisara payidar olmaz yine
Kişver-i cahın nice sengin hisarın görmüşüz

Biz mevki ve ikbal ülkesinin nice taş kalelerini görmüşüz ki aldıkları beddua toplarıyla yıkılıp gitmişlerdir.

Sert taştan yapılan hisar ile o hisarın yıkılması tezat oluşturuyor.Garibanların bedduası topa benzetiliyor.Sadece benzeyen ve benzetilenle yapılan bu sanata teşbih-i beliğ denir.

Bir huruşiyle eder bin hane-i ikbali pest
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisarın görmüşüz

Biz dertlilerin sel gibi akan öfke gözyaşlarıyla binlerce talih evini yerle bir ettiğini görmüşüz.

Dertlilerin gözyaşları sele benzetilmiş: teşbih sanatı... Gözyaşlarının binlerce sarayı yıkması mübalağa sanatıdır.

Bir hadeng-i can-güdaz-ı ahdır sermayesi
Biz bu meydanın nice çabuk-süvarın görmüşüz

Biz bu meydanda nice binici görmüşüz ki can alıcı ah oklarıyla yere serilmişlerdir.

Bu dünyadaki iyi biniciler diyerek dünya nimetlerinden yararlananlar kastediliyor.Benzetilen(binici, süvari) var; benzeyen (insanlar, zenginler) yok.O halde açık istiare vardır.beddua, can alıcı oka benzetilmiş.(can alıcı beddua oku): kısaltılmış teşbih, çünkü benzetme edatı yok.Bu meydan diye kastedilen ise dünyadır.Benzeyen yok,açık istiaredir.

Kase-i der yuzeye tebdil olur cam-ı murad
Biz bu bezmin Nabiya çok bade-harın görmüşüz.

İsteklerin kadehi dilenci çanağına döner
Ey Nabi biz bu meclisin içki içenlerini çok görmüşüz.


Ey Nabi derken nida sanatı yapılıyor.Şair kendine sanki başka biriymiş gibi seslenmekle tecrid sanatını uyguluyor.Cam-ı muradın yani makul isteklerin dilenci çanağına dönmesi ile aşırı hırs ve hepbanacılık kastediliyor ve eleştiriliyor.Açgözlüler kastediliyor.Dilenci çanağı (açgözlülerin doymak bilmeyen hırsları): açık istiaredir. İstek kasesi: normal ihtiyaçlar için Allah'tan dua ve çalışmak suretiyle rızkın istenmesidir, yani ideal insan davranışıdır: O halde istek kasesi açık istiaredir. İstek kasesi ile dilenci çanağı: tezat sanatıdır. Bade-har (içiciler): açgözlüler anlamında açık istiaredir.


Şair Nabi'nin "görmüşüz" ifadelerini redif olarak her beytin sonunda tekrar etmesi şiire hikemi tarz kazandırıyor ve dünya malı peşinde koşmanın anlamsızlığını gözler önün seriyor.Aynı zamanda akurlara şiirin bilge bir kişinin ağzından çıktığı izlenimini kuvvetli olarak veriyor.

28 Ocak 2010 Perşembe

NEF'İ'NİN HİCİV ZEKASI

Şair Nef'i bir mecliste yaranla oturup hoşça sohbet ederken içeriye hiç sevmediği biri girer.Adam herkese ciddi ciddi selam verdiği halde Nef'i'ye lakayt bir tavırla "Merhaba canım!" der.Nef'i bu, durur mu hiç, lafı gediğine koyar:"Derhal çıkıyorum."

27 Ocak 2010 Çarşamba

RUBAİ

ömer hayyam rubaileri-ömer hayyam-Ömer Hayyam-rubai-Rubai-Sebahattin Eyüboğlu-Çeviri-Çeviri şiir-ömer hayyam çevirisi-hikemi şiir-felsefi şiir-felsefe şiiri-kalenderlik-dünyaya boşvermişlik-melamilik-


RUBAİ
OVADA HER KIZIL LALENİN TENİ
BİR PADİŞAHIN KANIYLA BESLENDİ
YERDE BİTEN ŞU MOR MENEKŞE YOK MU
BİR GÜZELİN YANAĞINDAKİ BENDİ

26 Ocak 2010 Salı

DİVAN EDEBİYATI DERS NOTLARI






DİVAN EDEBİYATI:

Divan edebiyatı, Türklerin İslâma geçişinden sonra oluşturdukları yazılı edebiyat şeklidir. Divan edebiyatı, Arap ve Fars edebiyatlarından etkilenmiştir. Bu etki, Arapça, Farsça kelimelerin Türkçeye girmesine yol açmıştır. Bu edebiyata divan edebiyatı denmesinin sebebi, şâirlerin şiirlerini divan denen el yazması kitaplarda toplamış olmalarıdır.

Kuran'ın Arapça olarak inmesinden dolayı Müslüman toplumların kültür dili değişime uğradı. İranlılar dokuzuncu yüzyıldan itibaren edebi ürünlerini, Arap edebiyatının etkisinde vermeye başlar. Türkler ise hem Arap hem iran edebiyatlarından doğrudan etkilenerek Divan edebiyatı adı verilen edebi dönemi yaratırlar. Bu edebiyatın yaratılmasında Anadolu'da kurulan Türk devletlerinin, resmi yazışma dili olarak Arapça ve Farsça'yı kullanmaları da etkili olmuştur. Böylece edebiyat dili değişmeye başladı. Saray çevresindeki şairler ve yazarlar, eserlerini Arapça, Farsça sözcüklerle yazmaya başladılar. Osmanlı Devletinde Arapça ve Farsça'nın yoğun etkisinde kalmış olan Osmanlıca dili divan edebiyatında kullanılan ana dil olmuştur.

DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ:

1. GAZEL:
Aşk, şarap,kadın dünya güzellikleri gibi konularda yazılan divan edebiyatı nazım şeklidir. Beyit sayısı genellikle 5-15 arasında değişir. Gazelin ilk beyti mutlaka kendi arasında uyaklı olur.Diğer beyitlerinin ikinci mısraları ilk beytin kafiyesini taşır. (aa/ba/ca/da...) İlk beyte “matla”, son beyte ise “makta” adı verilir. Bir gazelin en güzel beytine “beyt-ül gazel”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “mahlas beyti” denir. Beyitleri arasında anlam birliği bulunan gazele “yek-âhenk”, aynı güç ve güzellikte beyitlerden oluşan gazele de “yek-âvâz” gazel adı verilir.Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de “natamam” gazel denir. Başka şairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere “tahmis”ya da “terbi” gibi adlar verilir.Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller “aşıkane”, içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara rindane denir. Aşıkane gazellere en iyi örnek Fuzûlî’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Bâkî’nin gazelleridir. Kadını, içkiyi ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedîm’in gazelleri, “şuhane”, öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nâbî’nin gazelleri, hakimane gazel denir. Ayrıca felsefi konularda yazılmış gazeller de vardır. Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere “gazelhan”, gazel yazan usta şairlere ise “gazelsera” adı verilir. Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir.



ÖRNEK GAZEL:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

saltanat dedikleri bir cihan gavgasıdır
olmaya baht-u saadet dünyada vahdet gibi

ko bu iyş u işreti çün kim fenadır akibet
yar-i baki ister isen olmaya taat gibi

olsa kumlar sayısınca ömrüne hadd-u aded
gelmeye bu şişe-i çarh içre bir saat gibi

ger huzur etmek dilersen ey 'Muhibbi' fariğ ol
olmaya vahdet makamı kuşe-i uzlet gibi


Şair : Kanuni Sultan Süleyman- Muhibbi



2. KASİDE: Din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan, beyit sayısı 33-99 arasında değişen, gazel tipi kafiyelendirilen ( aa/ba/ca/da...) divan edebiyatı nazım şeklidir. Kasidenin ilk beytine gazelde olduğu gibi "matla" son beytine "makta" en güzel beytine “beytü'l kasid”, denir. Şairin mahlasının bulunduğu beyte “taç beyit” adı verilir. Kaside türünün en ünlü şairi "Nef'i"dir.

Kasidelerin yazılmasında uygulanan belirli bir kompozisyon vardır ve şairler bu kompozisyona uygun kasideler yazarlar. Bu kompozisyonu maddeler halinde şöyle gösterebiliriz:

* Nesib ya da teşbib bölümü:
İlk bölümdür. 15-20 beyitten oluşur.Bu bölüm, şairin aşıkane duygularına yer veriyorsa "nesib" adını alır; doğa veya bahar tasvirleri yapıyorsa "teşbib" adını alır.

* Girizgah bölümü:
İkinci bölümdür.genellikle tek beyitten oluşur.Şair burada medhiyeye geçeceğini belirtir.

* Medhiye bölümü:
Üçüncü bölüm olup kasidenin asıl anemli kısmını teşkil eder.Bu bölümde övülecek olan kişinin nitliklerine, iyi yönlerine yer verilir.Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişir.Kasidenin en sanatkarane bölümü burasıdır.

*Tegazzül bölümü:
Kasidenin dördüncü bölümüdür.Kasidenin içinde bir gazel oluşturulur.Bu gazel, kaside ile bir uyuma sahip olmakla birlikte kendine özgü ve kasideden farklı bir kafiyeye sahiptir. Bu bölüm kaside içinde bulunmak zorunda değildir. Gazel türünün ortaya çıkmasında kasidelerin içindeki tegazzül ( gazel söyleme) bölümlerinin etkili olduğu düşünülmektedir.

*Fahriye bölümü:
Beşinci bölümdür.Şairin uygun bir dille kendini ve şiir sanatını övdüğü bölümdür.Bir kaç beyiti geçmez.

*Dua bölümü:
Bu bölümde adına kaside yazılan din ya da dsevlet büyüğü için dua edilir.Bir kaç beyitten fazla olamaz.

Kasideler nesib bölümünde ele alınan konuya göre "kaside-i bahariyye, kaside-i ramazaniyye, kaside-i hamamiyye" olarak adlandırılır.Bazen uyaklarına göre adlandırılan kasideler görülür."-r" uyağı ile biten kasidelere "kaside-i raiye", "-l" uyağı ile biten kasidelere "kaside-i lamiyye", "-m" uyağı ile biten kasidelere "kaside-i mimiyye" adı verilir.Rediflerine göre de "güneş kasidesi", "su kasisesi", "gül kasidesi" gibi adlandırılabilirler.İçinde işlenen konuya göre "tevhid,münacaat, naat,medhiye,mersiye,hicviye" gibi adlar kullanılır.

ÖRNEK KASİDE:

KASÎDE DER NA'T-I HAZRET-İ NEBEVÎ (Su Kasidesi)


Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

(Ey göz! Gönlümdeki ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu denli tutuşan ateşlere su fayda vermez.)

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

(Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan göz yaşları dönen gök kubbeyi mi kaplamıştır, bilemem..)

Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su

(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim küçük sızıntılar da zamanla duvarda yarıklar meydana getirir.)

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
ıhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su

(Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin sözünü korka korka söyler.)

Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su

(Bahçıvan gül bahçesini sele versin, boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su

(Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, gözlerine kara su inse gubârî yazısını, senin yüzündeki tüylere benzetemez. )

Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola
Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su

(Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.)

Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su

(Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.)

ıste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su

(Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum bu defa da benim için su ara.)

Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su

(Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, sofular da kevser istiyorlar.)

Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su

(Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi andıran sevgiliye aşık olmuş.)

Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su

(Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere bırakamam.)

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

(Dostlarım! şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su sunun.)

Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger
Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su

(Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi yalvarıp aracı olması bu dikbaşlılığındankurtarabilir.)

ıçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su

(Gül fidanı bir hile ile bülbülün kanını içmek istiyor; bunu engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını değiştirmesi gerekir.)

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
ıktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su

(Su Hz. Muhammed’in (s.a.v) yoluna uymuş (ve bu hâli ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça göstermiştir.)

Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su

(ınsanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz. Muhammed’in s.a.v) mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.)

Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su

(Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su meydana çıkarmıştır.)

Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su

(Hz. Peygamberimiz’in mûcizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan , ateşe tapan kâfirlerin binlerce mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)

Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ
Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su

(Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini kim işitse hayret ile parmağını ısırır.)

Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su

(Dostu yılan zehri içse âb-ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse elbette yılan zehrine döner.)

Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su

(Abdest için el uzatıp gül yanaklarına su vurunca her bir su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.)

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

(Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.)

Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su

(Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak (orayı aydınlatmak) ister. Eğer parça parça da olsa o eşikten dönmez.)

Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su

(Sarhoşlar içkiden sonra gelen baş ağrısını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının zikrini dillerinde tekrarlamayı derman bilirler.)

Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su

(Ey Allah'ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların yanıp dâimâ su
diledikleri gibi seni özlüyorum.)

Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi'râc’da
şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su

(Sen o kerâmet denizisin ki mi'râc gecesinde feyzinin çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.)

Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su

(Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel su iner.)

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su

(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, (ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.)

Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su

(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin (alelâde) sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su (damlası) gibi birer inci olmuştur.)

Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su

(Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su (gözyaşı) döktüğü zaman,)

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su

(O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.)




3. MESNEVİ: Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım biçimidir.Bir anlamda Divan edebiyatında manzum hikayelerin yazıldığı bir biçim olarak da tanımlayabiliriz.

Mevlânâ’nın ünlü tasavvufi mesnevisi 25.700 beyitten oluşmuştur.

Mesneviler aşk, dini ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır. Divan edebiyatında roman ve hikaye gibi türler olmadığı için mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuşlardır. On bölümden oluşur.Aynı şair tarafından yazılmış beş mesneviye “Hamse” adı verilir. Hamse sahibi olarak tanınmış önemli divan şairleri: Ali Şir Nevâi, Taşlıcalı Yahya, Nev’i-zâde Atâi’dir.

4. KITA: Yalnız ikinci ve dördüncü dizeleri birbiriyle uyaklı iki beyitlik nazım biçimidir. Beyitler arasında anlam birliği bulunur. Pek çok konuda yazılabilir.

5. MÜSTEZAT: Gazelin özel bir biçimine denir. Uzun dizelere kısa bir dize eklenerek yazılır. Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanırlar. Kısa dizelere “ziyade” adı verilir.

BENTLERDE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ

1) RUBÂİ: Dört dizelik ve kendine özgü ayrı ölçüsü olan bir nazım biçimidir. Konusu daha çok dünya görüşüne ve şairin felsefi düşüncelerine yöneliktir.

Edebiyatımızda bu türün en başarılı son temsilcisi olarak Yahya Kemal gösterilmektedir.

2) TUYUĞ (TUYUK): Rubâi gibi dört dizelik bir nazım biçimidir. Edebiyatımızda en çok tuyuğ yazmış şair Kadı Burhanettin’dir. Bu biçim yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. (Rubai, İran edebiyatından geçmedir).

BİRDEN ÇOK DÖRTLÜKLER

1) MURABBA: Dört dizelik kıtalardan oluşur. Bent sayısı 3-7 arasında değişir. Her konuda yazılır.

2) ŞARKI: Genellikle aşk, içki, eğlence konularında yazılan dört dizelik nazım biçimidir. Biçim bakımından “murabba”ya benzer. Çoğunlukla bestelenmek için yazılır. Bu biçim de tuyuğ gibi yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. “Şarkı” biçiminin yaratıcısı ve en güçlü şairi Nedim’dir.

NOT: Divan edebiyatında üçlü ya da daha çok mısralı bentlerden meydana gelmiş nazım şekillerinin genel adı MUSAMMAT’tır. Yani dört dizeden oluşan murabba, şarkı gibi biçimlerin; beş dizeden oluşan tahmis, taştir, tardiyye gibi biçimlerin ya da altı veya daha çok dizeden oluşan biçimlerin tümünün üst başlığı MUSAMMAT’tır.

TERKİB-İ BENT: Bentlerle kurulan bir nazım biçimidir. Her bent, sayısı 5-10 arasında değişen beyitlerden oluşur. Bendin son beytine “vasıta beyti” denir. Terkib-i bentte vasıta beyti her beytin sonunda değişir ve vasıta beyti mutlaka kendi içinde uyaklı olur.

Terkib-i bentlerde genellikle talihten ve hayattan şikayetler, dini, tasavvufi, felsefi düşünceler anlatılmış, toplumsal yergi niteliğinde eleştirilere yer verilmiştir.

TERCİ-İ BENT: Biçim bakımından terkib-i bente benzer ; ancak vasıta beyti her bendin sonunda değişmez ve aynen tekrarlanır. Konularında daha çok Tanrının gücü, evrenin sonsuzluğu, doğanın ve yaşamın karşıtlıkları vardır.

DİVAN EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ

1. TEVHİT VE MÜNACÂT: Tanrının birliğini ve yüceliğini anlatan şiirlere tevhit, Tanrıya yapılan yalvarış ve yakarışları anlatan şiirlere de münacât denir. Daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.

2. NAAT: Hz. Muhammed’i övmek için yazılan şiirlere denir. Bunlar da daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.

3. MERSİYE: Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak için yazılan şiirlerdir. Genellikle terkib-i bent biçimiyle yazılmıştır. (Bu türün, Eski Türk Edebiyatı’ndaki adı sagu, Halk Edebiyatı’ndaki adı ise ağıttır).

4. METHİYE: Bir kimseyi övmek için yazılan şiirlerdir. Bunlar da genellikle kaside biçiminde yazılmıştır.

5. HİCVİYE: Bir kimseyi yermek için yazılan şiirlerdir.

6. FAHRİYE: Şairlerin kendilerini övmek amacıyla yazdıkları şiirlerdir.

NOT: Divan edebiyatında bir şairin şiirine, başka bir şair tarafından aynı ölçü, uyak ve redifle yazılan benzerine “Nazire” denir. Bu, nazire yazan şairin diğer şaire karşı duyduğu saygı ve beğeniden ileri gelmektedir. Edebiyatımızda bu türde de pek çok ürün verilmiştir.

DİVAN EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ

1. Nazım birimi genellikle beyittir ve cümle beyitte tamamlanır. Beyit, cümleye egemendir.
2. Nazım ölçüsü “aruz”dur.
3. Dili Arapça, Farsça, Türkçe karışımı olan Osmanlıca’dır.
4. Şiirlerde tam ve zengin uyak kullanılmıştır.
5. Şiirlerin konuyu içeren başlıkları olmadığı için nazım biçimlerine göre adlandırılmışlardır.
6. Klişe bir edebiyattır. Duygu ve düşünceler değişmez sözlerle (Mazmun) anlatılır.
7. Anlatılan şey değil, anlatış biçimi ön plandadır.
8. Soyut bir edebiyattır. İnsan ve doğa gerçekte olduğundan farklı ele alınmıştır.
9. Aydın zümrenin edebiyatıdır. Medrese kültürü hakimdir. Genellikle saraya ve çevresine seslenir.
10. Sanatlara bolca yer verilmiş, sanat yapmak amaç durumuna gelmiştir.
11. Ulusal bir edebiyat olmayıp dinin etkisiyle şekillenmiştir. Arap ve İran edebiyatının etkisi çok fazladır.
12. Şiirde daha çok aşk, sevgili, içki, din ve kadercilik gibi konular işlenmiştir.
13. Nazım ön planda tutulmuş, nesre pek az yer verilmiştir.
14. Nesir alanında tezkireler (edebiyat tarihi görevini gören biyografik eser), münşeatlar (mektuplar), tarihler, dini metinler ve nasihatnamelere de rastlanmaktadır. Bunlarda da sanat yapma amacı ön plandadır.
15. 13.yüzyılda gelişmeye başlamış 16. ve 17. yüzyıllarda en olgun dönemini yaşamış, 19.yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür.



DİVAN EDEBİYATININ ÖNEMLİ ŞAİR VE YAZARLARI

HOCA DEHHANİ: 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. Divanı vardır.

MEVLANA : XIII.yüzyılda yaşamıştır. Birkaç Türkçe beyit dışında, tüm şiirlerini Farsça ile yazan ünlü tasavvuf şairidir. Oğlu Sultan Veled de tasavvufi konuları işleyen bir şair olarak bilinir. Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, tanınmış eserleridir.

ALİ ŞİR NEVÂİ: Çağatay lehçesinin en güzel örneklerini veren şair 15. yüzyılda yaşamıştır. Muhakemetü’l-Lugateyn adlı eserinde Türkçe’nin Farsça’dan daha üstün bir dil olduğunu savunmuştur. Hamsesi vardır. Anadolu dışında Türkçe şiir yazan ilk şairdir.

ŞEYHİ:15. yüzyılda yaşamıştır. “Harnâme” adlı eseri edebiyatımızda ilk fabl türü eser olarak bilinmektedir. Mesnevi alanında başarılı olmuştur.

SÜLEYMAN ÇELEBİ: 15. yüzyılda yaşamıştır. Hz. Muhammed için yazdığı Vesilet-ün-Necat (mevlit) adlı mesnevisiyle tanınmış bir şairdir. (İslam edebiyatında Hz. Muhammed’in hayatını anlatan eserlere SİYER denir).

FUZÛLİ: Fuzuli 16. yüzyılın en güçlü şairlerindendir. Arapça, Farsça, Türkçe divanı olan tek şairdir. Eserlerini Azeri lehçesiyle yazmıştır. Divan edebiyatının en lirik şairi olarak kabul edilmektedir. Ona göre yaşamın anlamı acı çekmekle özdeştir. Platonik bir aşk arayışı vardır. Din dışı konularda yazmakla birlikte tasavvuftan da etkilendiği bilinmektedir. Kendisine bağlanan maaşı almasında güçlük çıkaran memurları şikayet etmek için yazdığı “Şikayetnâme” adlı mektubu edebiyatımızdaki en ünlü yergilerden biridir.

Divanlarından başka bir naat olan “Su” kasidesi, Leyla vü Mecnun mesnevisi, Peygamber ailesini anlattığı Hadikat-üs-Süeda’sı Şah İsmail ile II:Bayezid’i karşılaştırdığı Beng ü Bâde’si ve tıp bilgisini sergilediği Sıhhat ve Maraz’ı en tanınmış eserleridir.

BÂKİ: Baki,16. yüzyıl şairlerindendir. Döneminde “şairler sultanı” olarak tanınmış ve saratın bütün olanaklarından yararlanmıştır. İyi bir medrese eğitimi gördüğü bilinmektedir.

Dünya nimetlerinin hepsinden yararlanma anlayışındadır. Kanuni’nin ölümü üzerine yazdığı mersiyesi çok tanınmıştır. Divanı vardır.

NÂBİ: 17. yüzyıl şairlerindendir. Divan edebiyatında didaktik şiirler yazmasıyla bir yenilik olarak kabul edilmektedir. Din, töreler ve sosyal yaşamla ilgili öğütler verir.

Nâbi’nin Divan’ından başka Hayriye, Hayrâbâd adlı iki didaktik eseri, gezi notlarını içine alan Tuhfet-ül Harameyn’i ve Münşeat adlı eserleri vardır.

NEFİ: Nefi , 17. yüzyıl şairlerindendir. Edebiyatımızdaki en ünlü kaside şairi olarak bilinir. Övgülerindeki ve yergilerindeki aşırılıklarıyla ünlüdür. Yazdığı hicviyelerindeki aşırılık boğdurulmasına neden olmuştur. Hayal gücü çok zengin olan Nefi’nin somut benzetmelerden yararlanması da belirgin bir özelliğidir. Türkçe ve Farsça divanı olan Nefi’nin ayrıca hicviyelerini topladığı Sihamı-ı Kaza adlı bir eseri de vardır.

NEDİM: 18.yüzyıl şairlerinden olan Nedim, Lale Devri’nin şairi olarak bilinir. Eserlerinde aşk, içki, zevk ve sefayı işler. “Mahallileşme akımı”nın önderi olan şairin Halk edebiyatından da etkilendiği bilinmektedir. Şiirlerinde halkın ağzından alınma deyimler olduğu gibi, halkın konuşma diline de oldukça yaklaşmıştır. Samimi ve içten bir söyleyişi olan Nedim, şarkılarıyla tanınmıştır. Divan şiirindeki klişeleri (mazmunları) bir ölçüde yıkmış olan şairin Divan’ı vardır.

ŞEYH GALİP: Divan edebiyatının 18.yüzyılda yaşamış son büyük şairidir. Galatasaray Mevlevihanesinde şeyhlik yapmıştır. Nabi’nin “Hayrâbâd”ına nazire olarak ve Mevlânâ’nın mesnevisinden etkilenerek yazdığı “Hüsn-ü Aşk” adlı meşhur mesnevisinde, tasvvuf konusundaki düşüncelerini ortaya koyar. Bu eserinde allegorik (sembolik) bir anlatım kullanan şair hayal gücünden ve masal ögelerinden de yararlanmıştır.

EVLİYA ÇELEBİ: (17.yy) Edebiyatımızda gezi türünün ilk örneklerini veren yazar, usta bir gözlemcidir. Elli yıllık bir süre içinde gezdiği yerleri konuşma diline yakın bir dille anlatmıştır. Anlatımında abartılı olmakla birlikte, Divan nesrinin kalıplarını da kırmıştır. 10 ciltlik “Seyahatnâme” adlı eseri çok tanınmıştır.

NOT: Divan edebiyatının nesir yazarı olarak tanınan diğer önemli yazarları şunlardır:

SİNAN PAŞA: (15.yy) Tazarrunâme adlı süslü nesri ile tanınır.

MERCİMEK AHMET: (15.yy) Farsça’dan çevirdiği Kabusnâme adlı eseriyle tanınır.

NAİMÂ: (17.yy) Kendi adıyla anılan (“Naima Tarihi”) adlı tarih eserinin yazarıdır.

KATİP ÇELEBİ: (17.yy) Batılıların Hacı Kalfa dedikleri yazar ve düşünürdür. Arapça, Farsça, Fransızca, Latine bilen yazarın tarih, coğrafya, matematik konularında yazılmış eserleri vardır.

TASAVVUF FELSEFESİ

Tanrı nedir? Evrenin oluşu nasıldır? Biz neyiz? Niçin geldik dünyaya? Yaşamımızın anlamı, var olmanın aslı, gerçek, başlangıç ve son nelerdir? Bu ve bunun gibi fizik ötesi sorulara cevap vermeye çalışan düşünüş yoluna “Tasavvuf” düşüncesi denir. [Vahdet-i Vücut (Varlığın Birliği) Teorisi].

Bu düşünüşe göre Tanrı tek varlıktır. (Vücud-i Mutlak). Aynı zamanda tek güzelliktir (Hüsn-i Mutlak).

Tek varlık olan Tanrı kendisini görecek gözler, sevecek gönüller istemiş ve kainat olarak tecelli etmiştir.

Bu tıpkı aynayla kaplı bir odada olmak gibidir. Ayna varlığın çeşitli görüntülerini yansıtır.

O halde, evren ve tüm insanlar Tanrı’nın bir görüntüsüdür. Öyleyse insanlar arasında renk, inanç, dil, ırk...gibi ayrımlar yapmak anlamsızdır.

Bütün görüntülerde “Varlık” ve “Yokluk” ögeleri bir aradadır. İnsan dünyaya bağlı tutku ve zevklerini yok ederek “Varlık” ögesini geliştirir. Bunun yolu da tekkelerden (tarikatlar) geçer. Burada insan sıkı bir eğitimle dünya nimetlerinden vazgeçerse, sonunda özü olan Tanrı’ya kavuşabilir. Bu da gerçek aşktır. İnsanların birbirlerine duyacakları aşk ise mecazdır. Bu, kişiyi Tanrı’dan uzaklaştırır. “Bir hırka, bir lokma” insana yetmelidir. Tekkelerde bu yolla Tanrı’ya ulaşan insan sonunda “Enel Hak” (“Ben Tanrı’yım”) derecesine varır. Bu kişilere “İnsan-ı Kâmil” ya da “Ermiş” denir.

DİVAN EDEBİYATI’NDA DÜZYAZI

Divan, şiire ağırlık veren bir edebiyattır. Düzyazı, ancak bilimsel çalışmalarda, tarihlerde, kimi sanatsal metinlerde ve gezi türü eserlerde kullanılmıştır.

Divan Edebiyatı’nda düzyazılar, yazılış amacı ve dil tutumu dikkate alınarak üçe ayrılır:

1. Sanatlı(süslü) Düzyazı

Söz ustalığı göstermek amacıyla yazılır. Sinan Paşa’nın Tazarru’at adlı eseri, bu türün en tanınmış örneğidir. Sanatlı düzyazıya inşa denir

2. Orta Düzyazı

Yer yer ağır ve süslü, yer yer sade bir dille yazılan düzyazılardır. Genellikle tarih kitaplarında bu düzyazı türü görülür. Osmanlılar zamanında tarihçilik,”vakanüvis” adı altında yürütülen bir tür memurluktu. Sarayda görevlendirilen vakanüvisler, önemli önemsiz her olayı günü gününe notlar halinde yazarlardı. Bu eserler, olay anlatımına dayalı olduğundan, bilimsel tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Divan döneminin başlıca tarihçileri arasında Aşıkpaşazade ,Ali, Ebülgazi Bahadır Han,Naima, Peçevi, Mütercim Asım sayılabilir.

3. Sade Düzyazı

Dil ve anlatım ustalığının değil, ele alınan konunun önem taşıdığı düzyazı türüdür. Bu anlayış nedeniyle, sade düzyazılarda ustaca söz söyleme çabası görülmez; dil açık, yalın, doğaldır. Bu düzyazı türünü kullananlardan başlıcaları şunlardır: Mercimek Ahmet , Katip Çelebi, Evliya Çelebi (Eseri:Seyahatname).

TECAHÜLİ ARİF


Bir anlam inceliği oluşturma veya bir nükte yapma sebebiyle bilinen bir şeyi bilmezlikten gelme sanatına "Tecahül-i Arif" sanatı denir. Divan edebiyatında tecahül-i arifin özünü oluşturan bu nükte, dört amaç için yapılırdı:Neşelendirme(tenşid), uyarıda bulunma (tevbih), hayret ve şaşkınlık bildirme (tehayyür), kendinden geçişi belirtmek (tedellüh).

Bilinen bir şeyi, bilmezmiş gibi anlatatan şair, mübalağa ve istifham sanatlarından da yararlanır


Şakaklarıma kar mı yağdı ne var
Benim Allah'ım bu çizgili yüz?
Ya gözlerimin altındaki mor halkalar
Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

CAHİT SITKI TARANCI

Su insanı boğar, ateş yakarmış
Her doğan günün bir dert olduğunu
İnsan bu yaşa gelince anlarmış

CAHİT SITKI TARANCI

Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım
Kurbanın olam var mı bunda benim günâhım

NEDİM

Dün gece yoktu ki
Bu dağ buraya nasıl gelmiş?


Arzu dolu,yaşamak dolu
Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan?

15 Ocak 2010 Cuma

Severem ben seni candan içeru


Severem ben seni candan içeru
Yolum vardır bu erkândan içeru
Beni sorma bana benden değilem
Suretim boş yürür dondan içeru

Tecelliden nasib erdi kimine
Kiminin maksudu bundan içeru
Senin aşkın beni benden alıptır
Ne Şirin dert bu dermandan içeru

Şeriat tarikat yoldur varana
Hakikat Marifet andan içeru
SÜLEYMAN kuş dili bilir dediler
SÜLEYMAN var SÜLEYMAN'dan içeru

Unuttum din diyanet, kaldı benden
Bu ne mezheptir, dinden içeru
Dinin terk edenin küfürdür işi
Bu ne küfürdür imandan içeru
Geçer iken Yunus şeş oldu dosta
Ki kaldı kapıda andan içeru

12 Ocak 2010 Salı

ALLAH'A YAKARIŞ




Ey gözlerin nûru, gönüllerin sürûru, başımızın tâcı, dil ehlinin mirâcı!

Gönül tahtının hânı, sîne serîrinin sultânı, şaşkınlık denizine düşenin elin alıcı, dalâlet vâdîsinde kalanı kaldırıcı.

Azmışlara yol gösterici, az isteyene bol gösterici, bilmeyene bildirici, görmeyene gördürücü..

İlâhi kabul senden red senden; şîfa senden, derd senden… Her kimi kabul edersen azîz edersin, her ne kadar hasîs ise ; ve her kimi reddedersen hakîr edersin her ne kadar nefîs ise…

İlâhi, her neyi gülzâr ettinse onu ittim, elime her ne sundunsa onu tuttum. İlâhi, gönlüm odına ne yaktınsa o tüter; vücûdum bahçesine ne diktinse o biter…

Bildim ki:
Dost yoluna nîstlik gerek, yâr önünde pestlik gerek, Ten cübbesi çâk gerek, gönül evi pâk gerek.

Sinan Paşa