ŞİİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞİİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2010 Pazar

SONE (ŞU VAKİTSİZ GİDEN YAZ)

Batı edebiyatından aldığımız bir nazım şeklidir.Şiirin ilk iki birimi dörtlüklerden ve son iki birimi üçlüklerden oluşmak üzere toplam on dört mısralık bir nazım şeklidir.Birimlerin son mısraları anlamca daha yoğundur.Bu nazım şeklini Batı'dan Servet-i Fünuncular getirmiştir.Önce İtalyan edebiyatında görülen sone nazım şekli oradan Fransız edebiyatına geçmiştir.İlk kez sone nazım şekliyle şiir yazan şairimiz Cenap Şehabettin'dir.


ŞU VAKİTSİZ GİDEN YAZ


Şu vakitsiz giden yaz, erken inen akşamla,
Kapanmış pancurlara dayayarak başını,
Dinle solgun bahçenin kalbe anlattığını,
Ağacın yaprak yaprak, havuzun damla damla.


Kuşlar sanki yaralı, benzin sararmış gamla,
Duymak güneşin, rengin bizi bıraktığını
Günler günü vefasız leyleklerin akını.
Ah uzak palmiyeler... Kaçmak seninle yazla.


Çardak altları bitti, bitti üzümün tadı,
Artık ihtiyar çamlar, selviler saltanatı,
İşte bir kere daha harap oldu bahçeler.


Ürperen vücudunu yavaşca koluma ver.
Gözlerinde okunan bütün hüznü eylülün,
Karanlıktan, geceden, ölümden korkan gönlün.


ZİYA OSMAN SABA

NABİ'NİN GAZEL İNCELEMESİ

Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
Biz neşatın da gamın da ruzgarın görmüşüz

Bu dünya bahçesinin hem sonbaharını hem de ilkbaharını görmüşüz.Biz hem sevinç hem üzüntü zamanlarını yaşamışız.

Hazan,bahar sözcüklerinde tezat vardır.Sevinç ve üzüntü(neşat, gam) sözcüklerinde de yine aynı şekilde tezat sanatı görülmektedir. "hazan(sonbahar)=> gam (dert) ile bahar=> neşat(sevinç) sözcüklerinde leff ü neşir sanatı görülmektedir.Dünya bahçesi söz grubunda dünyanın bahçeye benzetildiğini görürüz.Bu teşbih-i beliğdir.Rüzgar sözcüğünde ise hem geçen zaman(günler) anlamı vardır hem de sevinç rüzgarı üzüntü rüzgarı söz gruplarında çokluk, furya anlamı var.Bu iki anlamlılığa tevriye diyoruz.

Çok da mağrur olma kim meyhane-i ikbalde
Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz

Talih meyhanesinde çok da gururlanma çünkü biz gururdan sarhoş olanların binlercesini daha sonra sersemlemiş halde görmüşüz.

Dünya kelimesi yerine dolaylama yapılarak meyhane-i ikbal denilmiş. Açık istiare var, çünkü benzeyen varlık yani dünya söylenmemiş.mağrur sözcüklerinin tekrarıyla tekrir sanatı; mest,meyhane ve humar(ayılma sersemliği) kelimeleriyle de tenasüp sanatı oluşturulmuş."ikbal ile mağrurların sonu" söz grupları arasında tezat vardır.Zaten didaktik ve hikemi şiirleriyle tanınan Nabi, okuyucularına ahlak ve erdemi gösterecektir.

Top-ı ah-ı inkisara payidar olmaz yine
Kişver-i cahın nice sengin hisarın görmüşüz

Biz mevki ve ikbal ülkesinin nice taş kalelerini görmüşüz ki aldıkları beddua toplarıyla yıkılıp gitmişlerdir.

Sert taştan yapılan hisar ile o hisarın yıkılması tezat oluşturuyor.Garibanların bedduası topa benzetiliyor.Sadece benzeyen ve benzetilenle yapılan bu sanata teşbih-i beliğ denir.

Bir huruşiyle eder bin hane-i ikbali pest
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisarın görmüşüz

Biz dertlilerin sel gibi akan öfke gözyaşlarıyla binlerce talih evini yerle bir ettiğini görmüşüz.

Dertlilerin gözyaşları sele benzetilmiş: teşbih sanatı... Gözyaşlarının binlerce sarayı yıkması mübalağa sanatıdır.

Bir hadeng-i can-güdaz-ı ahdır sermayesi
Biz bu meydanın nice çabuk-süvarın görmüşüz

Biz bu meydanda nice binici görmüşüz ki can alıcı ah oklarıyla yere serilmişlerdir.

Bu dünyadaki iyi biniciler diyerek dünya nimetlerinden yararlananlar kastediliyor.Benzetilen(binici, süvari) var; benzeyen (insanlar, zenginler) yok.O halde açık istiare vardır.beddua, can alıcı oka benzetilmiş.(can alıcı beddua oku): kısaltılmış teşbih, çünkü benzetme edatı yok.Bu meydan diye kastedilen ise dünyadır.Benzeyen yok,açık istiaredir.

Kase-i der yuzeye tebdil olur cam-ı murad
Biz bu bezmin Nabiya çok bade-harın görmüşüz.

İsteklerin kadehi dilenci çanağına döner
Ey Nabi biz bu meclisin içki içenlerini çok görmüşüz.


Ey Nabi derken nida sanatı yapılıyor.Şair kendine sanki başka biriymiş gibi seslenmekle tecrid sanatını uyguluyor.Cam-ı muradın yani makul isteklerin dilenci çanağına dönmesi ile aşırı hırs ve hepbanacılık kastediliyor ve eleştiriliyor.Açgözlüler kastediliyor.Dilenci çanağı (açgözlülerin doymak bilmeyen hırsları): açık istiaredir. İstek kasesi: normal ihtiyaçlar için Allah'tan dua ve çalışmak suretiyle rızkın istenmesidir, yani ideal insan davranışıdır: O halde istek kasesi açık istiaredir. İstek kasesi ile dilenci çanağı: tezat sanatıdır. Bade-har (içiciler): açgözlüler anlamında açık istiaredir.


Şair Nabi'nin "görmüşüz" ifadelerini redif olarak her beytin sonunda tekrar etmesi şiire hikemi tarz kazandırıyor ve dünya malı peşinde koşmanın anlamsızlığını gözler önün seriyor.Aynı zamanda akurlara şiirin bilge bir kişinin ağzından çıktığı izlenimini kuvvetli olarak veriyor.

HAYAL


Didaktik şiire örnek olabilecek güzel bir şiir okumak için doğru yere geldiniz.bu şiiri Haşim Nezihi Okay tüm ebeveynler için yazmış ve siz okurlar bir babanın samimi duygularını bulacaksınız bu şiirde.Bir babanın kızı için samimi duyguları nasıl dile getirirse bu şiirde onu bulacak ve lirik bir ahenk içinde didaktik öğretici bir üslup sezeceksiniz


HAYAL

Takvimden bir yaprak kopardım kızım.
Ömründen bir günün gitti diye yan!
Bugünden kalacak ne arda kızım?
Bir yığın hatıra bir siyah duman.



Bu akşam bembeyaz perdelerini.

Yine sen erkenden indir elinle
Ve sonra koltuğa bırak kendini
Odanda bir lahza sükutu dinle


Saatler uzar da sabaha yakın
Ansızın gözlerin dolarsa yaşla
Odanda bir hayal bekle ve bakın
Titreyen sesinle bir şarkı başla


Bir gölge görürsen kızım o anda

Yaklaşan hayale deme sakın kim
Böyle hep geç vakit sıcak odanda
Dolaşan o hayal bil ki hep benim


HAŞİM NEZİHİ OKAY

13 Şubat 2010 Cumartesi

NAMAZ


Namaz nedir? Edep ile huzuruna çıkarak
Bizi yoktan yaradana gönlümüzü açmaktır.
Bu dünyanın çirkin, iğrenç işlerinden bıkarak
Bir lahzacık arşa uçmak, cehennemden kaçmaktır.


İnsanoğlu bir canavar iken anı bir melek
Yapan Hakk'ın korkusudur, sevgisidir, emridir.

Beş vakitte namaz bu hisleri vererek

Kötülükten iğrendirir, iyiliği sevdirir.



İnsanları asırlardan beri eden terbiye

Her birinde birer vicdan uyandıran namazdır
Buna cennet kılavuzu denilse de pek azdır
Bir kaygumuz bulunursa odur eden tesliye



İki rekat namaz kılar kurtuluruz mihnetten
Gönlümüze bir saadet yeli eser cennetten.

Ziya GÖKALP

CENK


Bizim çarşımızda döğülen kargı
Gök demiri, kara taşı deler ha!..
Pırıl pırıl kıldan ince kılıçlar
Bir vuruşta üç adamı böler ha!..


Atlarımız küheylandır sıradan
Biz binende gök yırtılır naradan
Kut alanlar Tanrı Dağ'dan, Hıra'dan
Kafir içre bozkurt gibi dalar ha!..


Malazgirt önünde elli bin yağız
Ulu buyruk üzre ay olacağız
Kırk Urum'un yamacında bir Oğuz
Kancıklığın böylesine güler ha!..


Dilaver CEBECİ

KOŞU


Güzelliğim düşüncene sığmadı
Biraz daha kalsa idin ölürdün
Çisil çisil yağmurumdan kaçmışsın
Sularıma gelse idin ölürdün



Işığım var karanlığa diş biler

Limanım var sığınacak gemiler
Düşüncem var bir başaktan bin diler

Düşüncemi bilse idin ölürdün


Kır atlara al atlara gem vurdum
Dört yönde devlere tuzak kurdum
Buğulu camların ardında durdum
Camlarımı silse idin ölürdün


Katı gerçek filizlendi her yerde
Daha aramızda sır perde perde

Tebessüm nerede mutluluk nerde

Bir kerecik gülse idin ölürdün



Dilaver CEBECİ

5 Şubat 2010 Cuma

DİRİLİŞ

Gidelim dedin ölümden önce ölüme
Elif parmaklarla kaldırdın beni
İki kaş arasından ok çektin gönlüme
Pembe ufuklara daldırdın beni


Ömer Lütfi METE

TÜRKİYE'M

Şahlanmış dileğe vurulur mu gem
Türkiye'm, Türkiye'm benim Türkiye'm
Dile gelmiyor ki daha ne diyem
Yürekte, gönülde,canda Türkiye'm


Selahattin ERTÜRK

4 Şubat 2010 Perşembe

ELLERİM BOMBOŞ

Kapılar çalınıyor çıngır çıngır
Duymazlıktan geliyorum
"O değildir" diyorum


Son merhaleden bakıyorum dünyaya
Tepemden tırnaklarıma kadar
Ağrılar, ağrılar, ağrılar
Başım da bir hoş


Kapılar çalınıyor şangır şangır
Gelen odur biliyorum
"O"dur kapıdaki


Bir türlü "Hazırım diyemiyorum.
Hazır değilim ki
Ellerim bomboş.

Halide Nusret ZORLUTUNA

GİT BAHAR

GİT BAHAR

Çekil bu gölgeli yolda gezinme,
Bahar bakişlarin yine pek sarhoş.
Yanilip gönlüme misafir inme.
Kapisi kilitli, mihrabi bomboş

Mabettir orasi, meyhane değil...

Işiklar, kokular, sesler, çiçekler...
Ömrünün her günü bir başka düğün,
Bülbüller koynunda açtı çiçekler
Güller dökülürler göğsüne bütün!..

Gerçekten güzelsin, efsane değil:

Altınlı başında papatya niçin?
Sarı saçlarına pembe gül takın
Git bahar...Gönlümde ibadet için,
Diz çöken kızları ürkütme sakın,

Kalbime girme, o kaşane değil!..

Git bahar, git bahar ! Uzaklarda gül,
Denize renginden bırak hediye,
Ufuklarda gezin, semaya süzül...
Kalbime sokulma "Peymane!" diye,

Gördüklerin kandil, peymane değil!


Halide Nusret Zorlutuna

HALİDE NUSRET ZORLUTUNA'NIN BİYOGRAFİSİ (MEHMET ÇINARLI'NIN KALEMİNDEN)


halide nusret zorlutuna-halide nusret-halide nusret biyografisi-halide nusret şiirleri-ellerim bomboş-git bahar-halide nusret zorlutuna'nın hayatını oku-halide nusret zorlutuna'nın şiirlerini oku-ödev ara-ögretmen şairler-bayan şairler-milli mücadele şairleri-mabettir orası meyhane değil-bahar bakışların yine pek sarhoş-git bahar uzaklarda gül-ellerim bomboş-benim küçük dostlarım-mehmet çınarlı-hisarcılar-töre dergisi


Halide Nusret Zorlutuna

Halide Nusret adını ilk defa Konya Lisesi’nin orta kısmına yatılı öğrenci yazıldığım yıllarda duydum (1937 -1940). Şiire meraklı olduğumu öğrenen, büyük sınıflardaki ağabeylerimiz, bana - ballandıra ballandıra-iki şair arasında çıkan bir kavgayı anlatmışlardı. Halide Nusret adında bir hanım şair, erkeklere çatan bir şiir yazmış, Faruk Nafiz de ona gereken cevabı vermiş. Hailde Nusret’e ve Faruk Nafiz’e ait olduğu söylenen manzumeler defterden deftere aktarılarak büyük bir hızla yayılıyordu. Bu manzumeleri ben de defterime not etmekte gecikmedim.

Karşı cinsi suçlayan, yerle bir eden her iki manzume de, ağır bir dille yazılmıştı. Yatılı bir erkek mektebinin öğrencileri olan arkadaşlarım ve ağabeylerim, Halide Nusret’e ait olduğu söylenen manzumeyi okurken öfkeden kuduruyor, Faruk Nafiz’in ona verdiği ileri sürülen cevaba gelince son derece keyifleniyorlardı.

İş bununla kalmadı: Fırsatı ganimet bilen bir sürü şiir heveslisi, Halide Nusret’e cevap yazıp, erkekleri yiğitçe savunmak ve bu yolla ucuz bir şöhrete ulaşmak hevesine kapıldılar. Şimdi, o yıllarda tuttuğum şiir defteri elim de olsa, bu kahramanların adlarını verebilirdim. Ama, yazdıklarını istesem de yaymlayamam. Çünkü, kadınlarla erkekler arasındaki manzum kavga düpedüz küfür ve hakarete dönüşmüştü.

Bize gelen şaheserlere (!) göre, hırsını alamayıp, kavgayı sürdürüp duran erkeklerdi. Acaba kız okullarına da kadınların cevabları mı gönderiliyordu ? Bilmiyorum.İşin aslına gelince… Bunu Halide Nusret’in kendisinden dinleyelim. “Bir Devrin Romanı” adiyle Hürriyet Gazetesi’nde tefrika edilen hatıralarında Zorlutuna, Erenköy Kız Lisesi’nde öğrenci iken, Faruk Nafiz’in Musaffa ve Zübeyde adındaki iki hala kızı ile arkadaş olduklarını söyledikten sonra, şöyle diyor: “Musaffa ile Zübeyde dayılarının oğlu Faruk Nafiz’in şiirleriyle mağrurdular. Bir yandan da ona “Bizim sınıfta bir şaire yetişiyor” diye öğünmüşler.. O da “Kadınlar ellerinin hamuruyla bu işlere karışmasalar iyi ederler!” gibi sözler etmiş, onları kızdırmış, sonra da bu dediklerini Musaffa’nın sarı yapraklı müsvedde defterine yazarak bana göndermiş. Teneffüste üçümüz baş başa verip bu alaylı, küçümseyen yazıları tekrar tekrar okuduk. Sinirlendik. O zamanlar, kadın - erkek eşitliği davasının başlangıç seneleri; bu konuda tartışmak modası almış yürümüş.. Biz durur muyuz, hemen bir güzel cevap hazırladık; oturup Musaffa’nın defterine itina ile yazdım bu yazıyı; arkadaşlarım sevinçle alıp Faruk Nafiz’e götürdüler.”

İşte kavganın esası bu. Erkekleri hicveden o şiiri kendisi yazmadığı gibi, kadınlara hakaret eden mısralarım da Faruk Nafiz’e ait olmasına ihtimal vermediğini, Zorlutuna bir çok defa, yazı ile sözle açıklamıştır. Ama, yukarıda sözü gecen hatıralarında anlattığı sarı defterli kavgadan dolayı Faruk Nafiz’le aralarına uzun süren bir soğukluk girdiğini aynı hatıralardan öğreniyoruz: “Daha sonraki seneler, Celâl Sahir, Halit Fahri, Orhan Seyfi… Nazım Hikmet gibi bir çok şairlerle tanışmış olduğum halde, Faruk Nafiz’le selâmlaşmazdık bile… Aramızda sanki bir düşmanlık vardı.”

Halide Nusret’in erkeklere hitaben kendi ağzından uydurulduğunu söylediği manzume, o tarihlerde O’nun bütün şiirlerinden daha fazla bir yayıl ma ve okunma gücü kazanmıştır. Buna, şairin kendisi de, şaşıp kaldığını söyler.

Ben, Halide Nusret’e şöhretin kapılarını açan ve bütün şiir severlerin gönüllerinde yer eden, “Git Bahar” şiirini bile, senelerce sonra, ancak lise sıralarına geldiğim zaman görüp okumak fırsatını bulabildim. Çekil, bu gölgeli yolda gezinme, Bahar, bakışların yine pek sarhoş! Yanılıp gönlüme misafir inme, Kapısı kilitli, mihrabı bomboş, Mabeddir orası, meyhane değil.

Git bahar, git bahar., uzaklarda gü1, Denize renginden bırak hediye. Ufuklarda gezin, semaya süzül, Kalbime sokulma “peymane” diye, Gördüklerin kandil.. Peymane değil! “Git Bahar” şiiri 1919 yılında yazılmıştır. Birinci Cihan Savaşı’nın verdiği acılar, üzüntüler, yokluklar ve çaresizlikler üstüne bir de Mondros mütarekenamesinin utanç verici ağırlığının çöktüğü; İstanbul’un düşman işgaline uğradığı, zulmün, işkencenin sınırı olmadığı yıl…

“1919 yılının baharı işte böyle bir İstanbul’a bütün güzelliği, bütün haşmeti ve çılgın neşesiyle çıkıp gelmişti. Ona : “Safa geldin, sofalar getirdin!” demeye imkân var mıydı ? O harikulâde güzel renkler, gölgeler, kokular, ışıklar, deli bir neşeyle cıvıldaşan kuşlar beni boğuyorlardı sanki. Ben de elimde olsa baharı boğacaktım. Ama elimde değildi, onu sadece kovuyordum.”

Böyle diyor, Halide Nusret. Fakat biz ilk gençlik yıllarımızda “Git Bahar” şiirini okurken, böyle şeyleri aklımıza bile getirmiyor, Şair’e bu şiiri olsa olsa bir aşk küskünlüğünün yazdırdığını sanıyorduk. Şiirin, üzerine basa basa tekrarladığımız kıt’ası da şu idi :

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler..
Ömrünün her günü bir başka düğün!
Bülbüller koynunda aşkı çiçekler..
Güller dökülürler göğsüne bütün,
Gerçekten güzelsin, efsane değil.

Biz, çok şükür, barış yıllarında doğmuş büyümüştük. Devletimizin katılmadığı İkinci Dünya Savaşı, zaman zaman yüreğimizi ağzımıza getirmiş, ekmeği az miktarda vesikayla yememize, şekere uzaktan bakmamıza sebep olmuşsa da, bize annelerimizin, babalarımızın çektiği cinsten dayanılmaz acılar getirmemişti.

O zamanlar esen havaya göre, en büyük üzüntünün erkek - kadın ilişkilerinden doğduğunu sanır, Çalıkuşu Feride’ye ihanet edip onu diyar diyar dolaştıran Kâmuran’a içerler, aşk yüzünden canına kıyan Graziella’ya gözyaşı döker, Verter’le ah ederdik.
“Git bahar” şiiriyle şöhrete erer Halide Nusret, git dediği baharın peşini de kolay kolay bırakmaz. Aynı mısra düzeni ve kafiyelerle 1939 yılında “Gel, Bahar!”, 1949 yılında da “Bahar Geldi” şiirini yazar.

“Gel Bahar!” da şöyle diyor:

Ben mi çıldırmışım, sen mî delirdin?
Yalvaran sesimden bu kaçış neye ?
Git dediğim zaman koşar gelirdin,
Gel şimdi de inan bu efsaneye!
Şimdi günler birer peymanedir gel !

Şairimize, kovduğu baharı, yıllar sonra, yalvararak geri çağırtan, her halde, o sırada oturmakta olduğu Kars ilimizin uzun süren kışı ve şöhretli soğuğu değildir. Her ne kadar şiir :

Gel bahar, erit bu yolun karını

diye başlıyorsa da, ondan hemen sonra :

Geçen seneleri anmayalım hiç.

diyerek, bize sırrının kapısını aralıyor ve :

Şimdi günler birer peymanedir, gel!

mısraıyla asıl yazılış sebebini açığa vuruyor. Üstadımız artık üzüntülü yılları geride bırakmış, mutlu bir aile yuvasında, huzur içinde yaşamaktadır. Baharı çağırmaz da ne yapar ?

1949 yılında yazdığı üçüncü bahar şiiri, 1951 yılında Hisar dergisinde yayınlanmış. Bu şiirde bir yandan geçmiş güzel yılların geri gelmeyeceğine hayıflanış, öte yandan Tanrı’ya yöneliş var :

Yıllardır kaybettim o tatlı sesi,
Bir türlü içimde ötmez o bülbül,
Bir ömre bedeldi bir tek nağmesi,
Hem ötmez, hem içten gitmez o bülbül
Kalbim sükûtuna kâşane oldu.
…………
Hasret dedikleri zorlu ateştir:
Bekledim, bağrımı dağladı gül gül.
Artık gelse de bir, gelmese de bir
Dermanı yanmada, bulan bu gönül”
Vahdet şarabına meyhane oldu.

“Bahar Geldi” şiiri 1951 yılında yayımlandığına göre, demek ki. Halide Nusret, Hisar’ın çıkışının daha ikinci yılında, derginin yazı ailesine katılmış.

O tarihte oturduğu ev de dergi idarehanesine pek yakındı. Hisar, benim oturduğum, Öncebeci, Bahadırlar Sokak’tan yönetilir, Zorlutuna’lar da Hukuk Fakültesi’nin yanından yukarı çıkan Erdem sokakta otururlar. İşime gidip gelmek için, her gün birinin önünden geçerdim. Böyle olduğu halde, bir kere bile ziyaretlerine gittiğimi hatırlamıyorum. Sanırım, benden yaşça da, şöhretçe de çok ilerde bulunan bir hanımla sert bir paşa olduğunu işittiğim eşini ziyaret edersem, çok resmi disiplinli bir hava içine girip sıkılacağımdan korkuyordum.

Üstad’la umumî yerler ve toplantılar dışında, ailece görüşmemiz ve O’nun iftihar ettiğim dostluğunu kazanabilmem, ancak bu çeşit korkuları attıktan sonra mümkün olabilmiştir. Yakından tanıyınca, Halide Nusret’in ne kadar samimî, nazik ve alçakgönüllü bir hanımefendi olduğunu anlamakta gecikmedim. Sanatçı heyecanını ve amatör ruhunu da -yılların geçmesine rağmen- aynen muhafaza ettiğine hayretle şahit oldum.

Halide Nusret, 70 yaşını geçtiği halde şiir yazmaya devam eden nadir şairlerimizden biridir. Hisar’a her şiir gönderişinde, beğenip beğenmediğimi merak eder ve heyecanla sorar. Yeni çıkan yazı ve şiirlerimizi, kendisi okuyamazsa, mutlaka birisine okutur, takdirlerini, tenkitlerini günü gününe bize ulaştırır. Bizden daha genç, daha yeni şairleri de oldukça yakından izlediğini biliyorum.

Bize son yolladığı ve Hisar’ın Nisan 1976 sayısında yayınladığımız “Yüzükoyun” başlıklı şiiri üzerinde özellikle durmuş, bu şiiri dikkatle okuyup, kanaatimi açıkça söylememi ısrarla istemişti. Şiiri, istediği gibi, dikkatle okudum, fakat neden bahsettiğini pek iyi anlayamadım.

Yalandı söylediklerin, Yüzde yüz yalandı, biliyorum.
diye başlayan şiirin :

Ya inansaydım, sevgilim,
Düşünsene bir, Ya inanıverseydim sana?
mısraları özellikle beni şaşırtıyordu. Acaba, bu sevgili kim olabilirdi? Bu bir erkekse, şiir, Üstad’ın yaşına ve başına uymazdı; “Sevgili” den kastedilen Tanrı ise “Yalandı söylediklerin” “Ya inanıverseydim sana” mısraları ne oluyordu? Şiiri, o sırada dergiye gelen Yavuz Bülent Bâkiler’e gösterdim. O da işin içinden çıkamadı. Sonunda Üstad’a azıcık takılmaya karar verdik. Telefonu açtım :

- Şiirinizi okudum Üstad’ım,
- Beğendin mi?
- Beğendim, fakat ne demek istediğinizi pek iyi anlayamadım. Düşündüm, taşındım, sizin yeni bir aşka tutulduğunuza ve bu şiiri o sebeple yazdığınıza karar verdim. Yavuz Bülent de bu kanaatıma iştirak etti.
- Hay aklınızla bin yaşayın. Demek bu yaşta ha?
- Aşkın yaşı olmaz.
- Ayol, ben gençliğimde bile, sizin anladığınız manada bir aşk şiiri yazmadım.

Bunları söylerken, azıcık da öfkelenmiş olduğunu hissettim. Telefonu kapattıktan biraz sonra, bu sefer kendisi açtı :

- Durumu sana açıklamaya karar verdim…

Sesi kederli ve heyecanlı idi. Şiirde anlatılan olaya çok önem verdiği belliydi. Öyle bir ruh hali içindeyken kendisine takılmak istemekle baltayı taşa vurduğumu anladım.

Bana üstü kapalı anlattığına göre, yakınlarından birisi, o günlerde, kendisine çok kötü bir itirafta bulunmuş. İtirafın ne olduğunu söylemedi. Fakat üzerinde korkunç bir tesir uyandırdığı açıkça anlaşılıyordu. Bu itirafa inanmıyor, inanırsa yaşayamayacağını söylüyordu :

Ya inanıverseydim sana?
Hepten yıkılıp çökerdim; yerle bir.
Yok, hayır “yerle bir” nedir?
Uçurumlar boyunca, yerin dibinde
Ve…
Yüzükoyun!

Şiirin, bizim yaptığımız gibi, yanlış tefsir edilmemesi (!) için,

Ya inansaydım, sevgilim, ”
mısraını, Ya inansaydım, yavrucuğum,
olarak değiştirmeyi uygun buldu ve şiiri o şekilde yaymadık. Son mısralardaki trajik ifadeye rağmen, konunun bu kadar ciddi ve önemli olduğunu hiç düşünmemiştim.

Halide Nusret’in 50. sanat yılı dolayısıyla yayınlanan “Ellerim Bomboş” adlı kitabına bakıyorum. Üstad’ın 50 yıl boyunca yazdığı şiirlerden seçmeleri içine alan bu kitapta karşı cinse duyulan aşkla ilgili bir parçaya rastlamak hemen hemen imkansız gibi.

Kitabın, “Aşk imiş her ne var âlemde” başlığını taşıyan bölümünde de Şair’in Tanrı’ya, yurda, annesine, çocuklarına, torunlarına duyduğu sevgiyi dile getirilmiş. “Aziz Eşime” başlığını koyduğu şiirde bile bir erkek değil, bir ırmak var: Tuna. Belki, bu dediklerimden “Hayali Cihan Değer” ve “Hatıran” başlıklı şiirleri istisna edebilirim. Onlarda da, sadece, maddî olmaktan çok uzak bir sevginin anıları ve belirsiz izleri görünüyor.

Halide Nusret gibi duygulu bir Şair hanım, ilk gençlik yıllarından itibaren kendisine âşık olan erkeklerin hepsine ilgisiz kalmış, onların sevgisine hiç karşılık vermemiş olabilir mi? “Bir Devrin Romanı” nda bu sorunun cevabını arıyor, zaman zaman da buluyorum. 1924 yılının ilk günlerinde, Ankara’ya öğretmenlik için başvurduğunu anlatırken, o zaman. İstanbul hariç Türkiye’nin her hangi bir yerinde görev yapmayı kabul ettiğini söylüyor ve İstanbul’u istemeyişinin sebebini şu cümlelerle açıklıyor : “Güzel İstanbul’dan, evet, yangından kaçarcasına kaçmak istiyordum. Bundan bir kaç yıl önce geçirdiğim bir his tecrübesini o zaman epeyce mühimsemiş “Aşk dedikleri şey acaba bu mudur?” demiştim… Bugün yarım yüz yıl geriye bakarken de rahatça “Evet aşk o idi!” diyebiliyorum. Ama, ne garip, inandığım, yaşadığım o şeyin, o çok güzel ve çok kutsal şeyin bir tarifini yapamıyorum. Hiç bir zaman da yapamadım”.

Bu satırlarda. İstanbul’dan kaçıp, Anadolu’da çalışarak sevdiğini unutmak isteyen bir hoca hanımı (yeni bir Çalıkuşu Feride’yi) buluyoruz. Bu satırlar, Halide Nusret’te niçin ateşli bir aşk şiiri bulamadığımızı da açıklıyor.

“Onunla dokuz ay nişanlı kaldık, Onun güzel adını taşıyan altın halkanın parmağıma ilk geçtiği günkü o kanatlı sevinci ve onu parmağımdan âdeta sökercesine çıkardığım dakikadaki korkunç ve sefil acıyı hiç bir zaman unutamadım. Benim tam tersime anacığım onu hiç sevmemiş, sevememiş; o aileye bir türlü ısınamamıştı… Annemin onları reddetmek için, kendince pek kuvvetli sebepleri vardı.”

Bu son satırlar da samimi ve derin bir aşkın nasıl feda edildiğini anlatıyor. Görüyoruz ki, Halide Nusret’in sevdiği adam. Çalıkuşu Feride’nin Kâmuran’ı gibi hercailik etmemiş, fakat kendisinden zorla sökülüp alınmıştır. Annesinin kararına ve zevkine itaat etmekten başka bir şey düşünmeyen, kalbi parça parça olsada annesine karşı saadetini koruyamayan, iyi yetişmiş eski zaman kızlarının çok görüp işittiğimiz acıklı kaderleri de bu satırlarda yatmaktadır.

Karşı cinse duyulan aşkı, şiirlerine pek uğratmayan Halide Nusret, Tanrı’ya içini döktüğü; Yunus’a, Mevlâna’ya seslendiği zaman, son derece coşkundur :

Avcumuz boş, gönlümüz boş,bağrımız sadparedir,
Yolcudur, yollarda şaşkın, çırpınır, âvâredir;
Koyma gafletlerde Râbbim kulların biçâredir,
Ya İlâhi, rahmetinden kimseler dur olmasın.
—————————
Gecenin bir saatinde
Eşiğine varan bendim
Kuşlar yuvada, kurt inde,
Karanlığı yaran bendim!
…….
Seni buldum Şahım seni
Tut elinden Üftadeni!
Koma karanlıkta beni
Mevlâna! Aman efendim!
—————————
Yunus’um! Aşkınla dil oldu bülbül,
Cehennem ateşi kızı! kızıl gül.
Seni bu illerde bulalı gönül
Karaman diyarı apaydın bana!

Halide Nusret, her şeyden önce büyük bir vatanseverdir. 50. sanat yılı dolayısıyle yapılan törende şöyle demişti: “Kalemimi 50 yıldan beri karınca kaderince milletimin hizmetinde, memleketimin hayrına kullanmağa çalıştım. Bunda ne dereceye kadar başarılı olduğumu bilemiyorum.

Ama, memleket zararına tek satır yazmamış olmanın inanç ve sevinci içerisindeyim.”
Q gün (17 Mayıs 1967) bu inancı hepimiz paylaşmıştık, bugün de paylaşıyoruz. Gerçekten, Halide Nusret memleket zararına tek satır yazmamış, her şeyi memleketin hayrına yapmaya çalışmıştır.

Şair’in ilk gençlik yıllarına ait hayal ve tasavvurlarında dahi, her genç kızın düşüncesinden ayrı, millî bir intikam duygusu ön plâna geçer. Yukarda sözünü ettiğim hatıralarında şöyle diyor: “Anamın ailesi asker oluyordu, miralaylar, paşalar, hatta müşirler …Ve en önemlisi şehitler… Annemin babası gencecik bir yüzbaşı iken (93) de, bir Moskof kurşunu ile şehit düşmüştü. Zavallı anacığım, kundakta yetim kalmıştı. Subayla evlenmeyi kurduğum çocuk yaşlarımda-, parıl parıl apolet, şıkır şıkır kılıç kadar, şehit dedemin intikamını Moskof’tan alacak bir Türk zabitine eş olmak hevesi de yer alırdı.” Kader, bu “Türk zabitini”, Edirne’de öğretmenlik yaptığı yıllarda karşısına çıkarır. O zaman Kırklareli’ndeki süvari alayında binbaşı olan rahmetli Aziz Zorlutuna’yla evlenirler (9 Eylül 1926).

Halide Nusret, Aziz Paşa’nın vefatına kadar, tam 45 yıl, mutlu olduğunu sandığım, bir evlilik hayatı sürmüştür. Eşiyle birlikte Anadolu’nun bir çok yerlerini dolaşmış, çeşitli okullarda öğretmenlik yapmış, Türk çocuklarının kalplerine ve kafalarına ışık tutmuştur.
Öğretmenlikle ilgili hatıralarının toplandığı “Benim Küçük Dostlarım” kitabı için, rahmetli Arif Nihat Asya şöyle der : …Onu yalnız bir hatıra değil, aynı zamanda bir meslek kitabı olarak ilgililere tavsiye ederim… Bunun, okul klâsikleri arasına girmesi gereken bir kitap olduğu kanaatindeyim.”

Şairimizin, çocukluk hayatı sarsıcı olaylarla dopdoludur. Bir gazeteci ve hürriyet savaşçısı olan babası Avnullah Kâzımî önce istibdat idaresinin, daha sonra’-1908 yılında “Fedekaran-ı Millet Cemiyeti” adı altında bir siyasi parti kurup muhalefete geçtiği için- sözde hürriyet idaresinin (İttihat ve Terakki’nin) hışmına uğrayıp, ömrünün büyük bir kısmını sürgünde ve zindanda geçirir. Bir süre, siyasetten çekilmeyi kabul edip, Kerkük’e mutasarrıf tayin edilir. Orada çok değerli hizmetler görür. “Bir Devrin Romanı”nda, Halide Nusret’in Kerkük’e ve çocukluk yıllarına ait hatıraları canlı bir şekilde anlatılmaktadır.

Sevinci güller açmış, dertleri kor içimde,
Yurdumun dört bucağı sarmaşıyor içimde.

diyen Şair’in, gezip dolaştığı yurt köşelerinden pek çok renk ve kokuyu şiirlerinde bulabilirsiniz. Bu şiirlerde, Urfa, Suruç Ovası, Birecik, Antep, Bingöl Yaylası, Erzurum, Sarısu, Karaman, Erciyaş, Sarıkamış ve şimdi yurdumuzun dışında kalan Kerkük geçit resmi yapar.

Mehmetçiğe seslenirken, yüreğini koparıp, yiğit askerlerimize uzattığını hissedersiniz.

Köyde düşünceli, cenklerde şensin.
Yerlerde, göklerde, kalpde esensin,
Bir baştan bir başa tarihim sensin!
Ah arslan Mehmedim! Arslan
Mehmedim.

Şairimizin vatan toprağıyla nasıl kaynaşıp , sarmaştığını şu mısralar anlatmaya yeter sanırım :

Allah azîm lûtfudur insanlara toprak
Ak ekmeği berrak suyu doğuran kara toprak.
Mevsimleri besler ve bezer onları bir bir
Can verdiğimiz uğruna beyhude değildir.
İnsanlar onundur , ona bağlanmış ezelden
Ey sevgili toprak önümüz sen, sonumuz sen
Hayran sana, kurban sana canlar,
Sana toprak!
Hür bayrağımın sahibi toprak! Ana toprak!

Şairimiz, Ana Toprak için iki de fidan yetiştirmiştir :
Sendendir, sana döner damarlarımdaki kan
Senin için büyüttüm bağrımda bir çift fidan.

Bu iki fidan, şimdi benim yakınlarım olan, oğlu Ergun Zorlutuna kızı Emine Işınsu’dur. Ergun meslek olarak önce annesi gibi öğretmenliği seçmiş (Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirmiş) sonra idarecilikte karar kılmıştır. Şimdi Devlet Hava Meydanları Genel Müdür Yardımcısıdır. Kendisini yazarlığa adayan Emine Işınsu da annesinin sanatçı ruhu ve kabiliyeti devam ediyor

Mehmet ÇINARLI / TÖRE / Mayıs 1976

mithat cemal kuntay-yurt duyguları-atatürkün meclis kürsüsünden okuduğu şiir-düşmez yere haşa-o bizim bayrağımızdır-ölmez bu vatan-farzı muhal ölsede hatta-tabutı cesim-milliyetçilik-milliyetçi şiir-turan

Atatürk bu şiirin "Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hattâ
Çekmez kürenin sırtı o tâbût-ı cesîmi." mısralarını meclis kürsüsünden okumuştur.


YURT DUYGULARI


Düşmez yere hâşâ, o bizim bayrağımızdır,
Bir fecr olarak doğmadadır her dağımızdan.
Ay yıldız o mazideki bir süstür, emin ol,
Atîde güneşler doğacak bayrağımızdan.

Altında yatarken de bizimdir yerin üstü,
Bir kal'a olur toprağımız vecde gelir de;
Dağlar, kayalar göğsümüz üstünde tepinse,
Düşmanları biz ram ederiz kan kesilir de.

Deryaları kan, taşları bitmez kemik olsa,
Bir son nefesin aynı olup bitse nesîmi,
Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hattâ
Çekmez kürenin sırtı o tâbût-ı cesîmi.

Mithat Cemal KUNTAY

M

NEREYE

Nereden kaynıyor hayat ırmağı
Bu durmaz karanlık nereye
Annem mi açılan mezar kucağı
Ebedi geceden bekış nereye


Meçhul bir yolcuyum bu son akşamda
Ümit nurum söndü siyah bir camda
Evim, çocuklarım... Gözüm arkamda
Ahbaplar, bu itiş, kakış nereye


Artık ne mavilik ne pembe bahar
Ne mehtap, ne sahil, ne sandal... Hep kar
Söylryin benimle uçan ey kuşlar
O yazlık dünyadan bu kış nereye


Bir kaç rekat namaz,zekat,oruç,hac
Dualarım gibi hep kabule muhtaç
Şeref, son nefeste edince miraç
Semalardan koptu alkış... Nereye

Abdurrahman Şeref GÜZELYAZICI

2 Şubat 2010 Salı

VATANIMA




Bir yerinde çayın olayım
Öte yerinde dağ
Çayırında tayın olayım
Yeşilinde bağ


Köy yolunda taşın olayım
Az ileride han
Güz vakti yaşın olayım
Sabahları da tan


Düğünlerde türkün olayım
Ozanlarında saz
Kalplerinde ülkün olayım
Aşıklarında haz


Meydanında yiğit olayım
Bozkırında aygır
Uğrunda ben şehit olayım
Toprağında yatır.


Ormanında çınar olayım
Bir yerinde göl
Fışkıran bir pınar olayım
Biraz ötende çöl


Dağlarında kurdun olayım
Gaöklerinde kartal
Çayırında kuzun olayım
İnlerinde çakal


Gelininde duvak olayım
Şehidinde kefen
Mezarında kavak olayım
Harmanında döven


Direklerde bayrak olayım
Yeryüzünde toprak
Er elinde sancak olayım
Ey cennet vatan
Toprağına kurban olayım

Selahattin Bozdoğan

KADER OYUNU

kader-kader şiirleri-dinsel lirizm-faik uğuz-faik uğuz şiirleri

KADER OYUNU


Oyun onun sahne onun
Gece gündüz oynuyorum
Evvel ahir böyle kanun
Canevimden yanıyorum


Kimi gelir kimi gider
Can canana canın adar
Oyunun adı kader
İçten içe kanıyoru
m


Faik Uğuz

NAKARAT

necipfazılkısakürek-necipfazıl-necip fazıl-necip fazıl kısakürek-üstad necip fazıl-Necip Fazıl-Necip Fazıl kısakürek-necip fazıl şiirleri-dini lirizm-


NAKARAT


Küçükken derdi ki, dadım
Çoğu gitti, azı kaldı
Büyüdüm, ihtiyarladım
Çoğu gitti, azı kaldı



Vur kazmayı dağa Ferhat
Çoğu gitti, azı kaldı
Kişne kır at, kişne kır at
Çoğu gitti, azı kaldı



Doğar bir gün benim günüm
Çoğu gitti, azı kaldı
Kırk gün, kırk gece düğünüm
Çoğu gitti, azı kaldı



Ektik, ektik, yetişecek
Çoğu gitti, azı kaldı
Bütün yollar bitişecek
Çoğu gitti, azı kaldı



Bir gün anlaşılır şiir;
Çoğu gitti, azı kaldı.
Ekmek gibi azizleşir,
Çoğu gitti, azı kaldı...


Necip Fazıl Kısakürek( 1905 - 1983 )

1 Şubat 2010 Pazartesi

İSTİYORUM

BEBEK
GÖZLERİMİ
İSTİYORUM
YALNIZ
ANNEMİ
GÖREN



BEBEK
ELLERİMİ
İSTİYORUM
YALNIZ
ANNEMİN
ELİNİ
TUTAN

İSTANBUL

Elveda İstanbul
Seni bana mahkum ederek gidiyorum
Bir daha gelmemecesine
Seni apar topar terk ediyorum
Kapına bir daha dönmemecesine
Elveda diyorum sana İstanbul
Elveda
İçimde son bir sevdayı öldürürcesine
Elveda İstanbul

SANA GELİRSEM İSTANBUL

Yürekte kalmış ne varsa hasretten yana
Dindir İstanbul avut beni diyeceğim.
Ümidin mavi şarkısından kana kana
Bir o köprüden bir kendimden geçeceğim.


Yahya AKENGİN

NOT: "dindir İstanbul" söz grubundaki tevriyeyi fark ettiniz mi? Ayrıca son mısradaki geçmek sözcüğünün hem gerçek hem mecaz anlamlarının bir cümlede nasıl toplandığına hayret etmemek elde değil.

30 Ocak 2010 Cumartesi

İNSANLIK

insanlık-insanlik-selahattin kamber-şiir-siir-bireyin iç dünyası-soysuz bir iradenin kahredici hükmü var omuzlarımda-soysuz irade-kahredici-direniyorum-direnmek-direnç-ölmek öldürmek kadar şerefli değil

İNSANLIK

Soysuz bir iradenin
Kahredici hükmü var omuzlarımda
Kurtuluş yok, çare yok biliyorum
Yılmak da yok, kaçmak da
İğrenç bir toplumun kaypak artıkları
Ve ölü kuvvetleriyle
Kahredercesine direniyorum
Kanlanmış gözlerle sarı benizlerde
Korkunç ışıltılar görüyorum
Ölmek öldürmek kadar şerefli değil
Biliyorum
Vurup yıksam ezecekler
Ben yıkılsam gömecekler.

Selahattin KAMBER